Bazı beyinlerin şiirlere iyi gelen bir yanı vardı..

Şiir, kişilerin yaşamış oldukları deneyimleri, hayatlarında olup biten olayları gözlemlerken aldıkları ilhamlardan ve duygulardan ürettikleri fikirleri dizelere döktükleri yazı sanatı, beyindeki duygu ve düşüncelerin vücut bulmuş hali ve dilin en gelişmiş biçimidir.

  Yanlızlık ve sessizlik gibi duygusal deneyimlerin oluşum ve gelişimi ancak büyük şiirsel ilhamlarla kavranabilir.
  Bilindiği gibi şiir az sayıda insanın ilgisini çeken sığ ve basit bir sanat değildir. Aksine şairler gelenekselden arınmış, sıradışı fikirler üretebilen ve bunun yanında olağanüstü bir akıl yürütme kapasiteleri olan kişilerdir.
  Yazılmış bir şiirde bizim görüp görebileceğimiz sadece okuduğumuz satırlardır lakin şiir gördüğümüz satırlardan ibaret değildir bir de görmediğimiz şairin dünyası vardır. Şair engin bilgi ve derin duygularını harmanlayıp dizelere dökerek bize sunmuştur.
  Bir şiir bizi neden çok etkiler,  ya da okuduğumuzda sanki şairin duygu ve düşüncelerinin tıpkısını yaşamış gibi oluruz, hani insanlar farklı duygular ve düşüncelere sahipti, bu tıpkılığın sırrı ne? Acaba şairler bizim belleğimizin kuytu bir köşesinde saklı kalmış, açığa vurulmayı bekleyen fikirlerimizi bizden önce görmüş ve olması gerektiği gibi dile getirmeyi başarmış kişiler midir?
  Toplumda sayıları oldukça az olan ve kişilerin henüz somutlaşmamış fikir ve düşüncelerini onlardan önce dile getirmeyi başarabilen şairler gereken yer ve zamanda belirli bir ideal uğruna milyonları harekete geçirebilir.
  Şiirden güç alan liderler kısa yoldan kişilerin psikolojisine giden yolu bulurlar. Dünyada çokça örnekle karşılaşılabilir. Eski Çinlilere göre, bir ulusu yaratan imparator ve ozanlardır. En aşina olduğumuz imparatorluklardan biri olan Osmanlı imparatorluğunda imparatorlar şairleri köşklerinde barındırdıkları gibi bizzat kendileri de şairdir, bunlardan bazılarının divanı bile vardır.

  Eğer insanoğlu şiir sanatını ve bunun örnekleri olan şiirleri yüzyıllardan günümüze taşımasalardı, büyük keyifle okuyup dinlediğimiz şiirlerin hazzını bize ne verebilirdi ki?
  Nitekim şiir yüzyıllardır beynimize kalbimize ve duygularımıza ilmek ilmek dokunup ruhumuzu ele geçiriyor bundan şikayetçi olduğumuzu hatırlamıyoruz.

Şizotipal Kişilik Bozukluğu

Şizotipal kişilik bozukluğuna sahip kişiler duygu, düşünce, davranış ve duygulanımlarında bir çok gariplik gösteren kişilerdir. Yakın ilişkilerden rahatsızlık duymaları ile başlar. Şizotipal kişilik bozukluğuna sahip insanlar diğer insanlarla yakın ilişkiler kurmayı pek tercih etmez, yanlız yaşamayı daha cazip bulurlar. Bu yüzdendir ki toplumsal ilişkilerinde yetersizlikler ve garipsenebilen davranışları göstermeleri olağandır. Bu hastaların genel olarak ifadesiz ve donuk bir suratları vardır. Yakınlarında çok az kişi var ve bu kişiler de yakın akrabalarıdır, yakın sırdaşları hiç yoktur. Davranışlarda uyuşukluk, ilgisizlik olması ve halinden memnun, umursamaz bir tavır olağandır. Telepati, altıncı his, nazar gibi batıl inançlara inanırlar.  Bu bozukluğun toplumda görülme olasılığı yüzde üç ve erkeklerde görülme oranı kadınlarda görülme oranından daha fazladır.

Şizotipal kişilik bozukluğunun tedavisi için psikoterapi pek tercih edilen bir yol değildir çünkü yakın ilişkilerden rahatsızlık duyarlar ama ailelerinin zorlaması ile gittikleri terapi olumlu olarak etkiler. Zaman zaman ilaç tedavisi yapılıyor olsa da terapi öncelikli yoldur. Bu yöntem onların kişilerle iletişim kurmasına yardımcı olur. Psikoterapide  kişilerarası ilişkiler ve daha gerçekçi düşünceler geliştirirler.

Bu bozukluğa sahip bir vaka şu şekilde yaşanmıştır.

images (6)

Yalnızlığı Seçen Bir AdamBay S., 38 yaşında bekar bir laboratuvar teknisyeni. Projelerde takım ruhuna uyum göstermekte zorlanmasından ötürü, bir akademisyen olan patronu tarafından gönderilmiş. Son 5 yıldır Bay S. laboratuvarda neredeyse tek başına çalıştığı bir projede görevli ve son derece başarılı. Bay S.’nin patronunun yakın bir zamanda aldığı yeni bir ödenek, Bay S.’nin görevine devam etmesine olanak tanıyor, fakat projenin geniş çapta büyümesini gerektiriyor. Bu nedenle Bay S.’nin patronu laboratuara yeni elemanlar almış ve Bay S.’nin onları yetiştireceğini düşünüyor. İşe yeni giren elemanların çoğu, Bay S.’nin birlikte çalışılabilecek ve bir şeyler öğrenilebilecek biri olmadığını söyleyerek, 3 hafta içinde işten ayrılmışlar. Hiçbir biçimde rehberlik etmediğinden, düşmanca ve küstahça davrandığından şikayet etmişler. Üçüncü kişinin de işten ayrılmasının ardından patronu Bay S. ile görüştüğünde, Bay S. uysal ve şaşırmış bir görüntü sergilemiş. Elinden geleni yapmaya çalıştığını ve şikayetlerin nedenini anlayamadığını söylemiş. Görevindeki değişiklikten dolayı sıkıntı yaşadığını ve kendisinden beklenenin ne olduğunu tam olarak bilemediğini kabul etmiş. Patronu eskiden beri Bay S.’nin çalışmasının titizliğinden ve doğruluğundan memnun ve onu kaybetmek istemiyor, fakat Bay S.’nin başkalarıyla birlikte çalışmayı ve onlara bir şeyler öğretebilmeyi becerememesi durumunda projesinin tehlikeye düşeceğinin farkında. Bu nedenle Bay S.’ye yeni görevleri ile ilgili olarak profesyonel yardım alması gerektiği söylemiş ve böylece Bay S. değerlendirmeye gelmiş. ilk görüşmede Bay S. kendisini başkalarıyla ilişkiye zorlandığında hep sıkıntılı ve uyumsuz hisseden, yalnızlığı seven biri olarak tanımlıyor. Ailesinden her zaman ayrı yaşamış. Yetişme çağındaki yaşantısını anlatması istendiğinde Bay S.’nin hiçbir zaman yakın bir dostu olmadığı, takımlara seçilmediği, hiçbir okul etkinliğine katılmadığı ortaya çıkıyor. Bay S. bu gerçekleri yansız bir üslupla tanımlıyor ve bütün bunlardan mutsuz görünmüyor. Hiç kimseyle flört etmemiş, hiç cinsel deneyim yaşamamış ve başka birinden böyle bir talep geldiğinde de istek duymamış. Bilime olan ilgisi, 13. yaş gününde aldığı bir kimya setiyle başlamış. O günden sonra, ilk gençlik yıllarını uzun saatler boyunca tek başına deneyler yaparak geçirmiş. Boş zamanlarını bilgisayar oyunlarıyla geçiriyor.

Şizofreni Hastalığı

Beyindeki kimyasal maddelerin iletiminde bozukluk olduğunda ve beynin yapısında bazı farklılıklar görüldüğünde ”şizofreni hastalığı” ortaya çıkar. Hastalık tedavi edilebilir olduğu kadar bir çok hastada tamamen düzeltilemez, bu durum hastanın hayat şartlarını, kalitesini ve çevresi ,le iletişimini zorlaştırır. Hastalık kişiler arasında ve toplumda çok fazla bilinmese de çok yaygın bir hastalıktır.Dünya’da 60-65 milyon Türkiye’de 600 binden fazla kişi bu hastalığı taşımaktadır. Araştırmalardan elde edilen sonuçlardan doğan oran her yüz kişiden birinin şizofren olduğunu gösteriyor. hastalığın görülme yaşı 16-25 arasındadır ve başlama yaşı ne kadar düşerse hastanın hem beyninde hem de kişilik özellikleri üzerindeki hasar o kadar artar.
   Hastalığın görülme nedenleri beyinde birbirleri ile bağlantılı olan sinir hücreleri bu bağlantı ile iletişimi sağlarlar, iletişimin sağlanması için de sinir hücrelerinin ucunda asetilkolin, seratonin, dopamin salgılanır. Salgılanan bu maddelerden dopaminin etkisi ile sağlanan iletişimde bir bozukluk olması şizofreni nedenleri arasındadır. Bu bozulma sebebi ile hayal görme, konuşma ve davranışlarda farklılıklar görülür. Bazı araştırmalara göre kalıtsal olduğu da görülmüştür. Tek yumurta ikizlerinin birinde şizofreni görülmesi durumunda diğerinde şizofreni ortaya çıkma olasılığı yüzde elli, anne babanın ikisinin birden şizofren olması durumunda çocuklarda görülme olasılığı yüzde kırk, anne veya babanın şizofren olması durumunda çocuklarda görülme olasılığı yüzde 8-12 arasıdır, kardeşlerden birinin şizofren olması durumunda diğer çocukta hastalığın görülme olasılığı yüzde 12’dir. 
   Hastalığın belirtileri çevrede olmayan sesler, hayaller, farklı duyumlar ile dış dünyayı karmaşık ve anlaşılmaz algılamalarıdır. Bu hastalık farklı kişilerde farklı şekillerde ortaya çıkar. Kimi hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi kimi hastalarda da yavaş yavaş ortaya çıkmaktadır. şizofreni ağır ağır gelişir, başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, kendine bakımda azalma, içine kapanma, toplumsal ilgiyi kaybetme, dini uğraşlarda artma veya şiddetli aşklar yaşama gibi belirsiz olan ve ilk bakışta şizofreniyi düşündürmeyen belirtiler gösterirler ve bu da başka psikiyatrik hastalıklarla karıştırılır.

Borderline Kişilik Bozukluğu

Borderline kişilik bozukluğu duygusal iniş çıkışların çok fazla olduğu ve duygular arasında uçurum olan bir kişilik örüntüsüdür. Borderline kişilik bozukluğuna sahip kişiler hem kendilerini hem de etrafındaki başka insanları gerçeklikten oldukça uzak algılar. Gerçeklikten uzak oluşundan kasıt aşırıya kaçılmış duygu durumlarıdır. Örneğin kendilerini oldukça mutlu, güzel, başarılı hissederlerken bir anda duyguları tamamen tersine döner ve kendilerini dünyanın en çirkin, üzgün, ve başarısız insanı olarak tanımlarlar. Bu kişiler ilişkilerde ilgiyi üzerine toplamak için manipülatif hareketler sergileyebilirler bunlardan biri de intihar eğilimidir. Yanlızlığa tahammülleri neredeyse hiç yoktur bu yüzdendir ki korkulanın başlarına gelmesini istemezler ve oldukça yanlız kalmamaya özen gösterirler, grupları severler çünkü orda kendilerini kanıtlayabileceklerini düşünürler, taptıkları kişiden nefret etmeleri de çok zor değildir onlar için ve yakınındaki herhangi bir insan tarafından terk edilmekten çok korkarlar. İki temel dürtü olan cinsellik ve saldırganlık kontrolsüz bir şekilde ortaya çıkar, belirgin bir dürtüselliğin olduğu sürekli bir örüntüdür. Aslında bu kişilerin borderline kişilik bozukluğuna sahip olmasındaki etkenlerden biri de çocuk yaştayken ihmal edilmiş olmalarıdır, çocuğu ihmal eden annenin ya da bakım veren kişinin dengesiz davranışlarıdır. Örneğin yaptığı aynı şeylerin sonucunda ilk gün takdir gören ikinci gün ise tam tersi bir tepki gören çocuk duygu karmaşası yaşar ve bu duygu karmaşası ilerleyen yaşlardaki duygu durumuna ve kişiliğine yansıyacaktır.